Bu makale, Ortadoğu’da yaşanan son savaş ve kriz sarmalının coğrafyayı yeniden uluslararası siyasetin merkezine taşıdığı savını işliyor. Küreselleşmenin ilk evresinde internetin, hava ulaşımının ve kesintisiz deniz ticaretinin coğrafi mesafeyi anlamsızlaştırdığı düşünülüyordu; oysa Hürmüz, Bab el–Mendeb ve Süveyş gibi geçitlerin kapanma ihtimali bile küresel ekonomiyi sarsmaya yetiyor. Makale, önce bölgenin uzun tarihsel arka planını hatırlatıyor. Üç kıtanın kesiştiği bu alan, Büyük İskender’den Roma ve Pers imparatorluklarına, Haçlı seferlerinden Moğol istilalarına kadar sürekli bir mücadele sahası oldu. Bölgedeki Türk varlığının 868’de kurulan Tolunoğulları Devleti’ne kadar gittiği, dolayısıyla Osmanlı öncesine uzandığı vurgulanıyor. Süveyş Kanalı’nın 1869’da açılması, İngiltere’nin 1882’de Mısır’ı işgali ve Basra Körfezi’nde petrolün keşfi ise bölgeyi Batı hegemonyasının merkezî ilgi alanına dönüştüren kırılmalar olarak ele alınıyor. Hicaz ve Berlin–Bağdat demiryolları, aynı dönemde bu hegemonyaya karşı geliştirilen jeopolitik girişimler olarak anılıyor. Makalenin asıl odağı ise güncel dönem. Gazze Savaşı, Husi müdahaleleri ve Amerika Birleşik Devletleri (ABD)–İsrail–İran Savaşı, deniz geçitlerinin ve kara koridorlarının stratejik değerini yeniden görünür kıldı. İran’ın Hürmüz üzerindeki konumunu tahkim etme arayışı, Körfez ülkelerinin ABD’ye duyduğu güvenin sarsılması, Sünni ülkeler arasında artan koordinasyon ve Suriye’deki rejim değişikliği, bölgesel denklemin başlıca değişkenleri olarak inceleniyor. Körfez ülkelerinin savaş sırasında ABD’nin caydırıcılığına duyduğu güvenin zayıflaması, makalenin üzerinde durduğu kırılmalardan biri. Çin’in Kuşak ve Yol Projesi ile ABD’nin Hindistan–Ortadoğu– Avrupa Ekonomik Koridoru (IMEC) girişimi, aynı coğrafya üzerinde yürüyen küresel rekabetin göstergeleri olarak değerlendiriliyor. Türkiye açısından tablo iki yönlü: Bir yandan iki bölgesel rakibin, İran ile İsrail’in zayıflaması, İsrail kaynaklı tehdit algısının gerilemesi ve Körfez ülkeleriyle güçlenen ortaklık Türkiye’nin elini rahatlattı. Öte yandan Hürmüz’ün statüsündeki olası bir değişim, Türkiye’nin Körfez ve Uzak Doğu erişimini zorlaştırabilir. Hicaz Demiryolu’nun canlandırılması ve Suudi Arabistan ile geliştirilen ulaşım projeleri, alternatif güzergâh arayışının somut örnekleri durumunda. Makale, merkezinde Türkiye’nin bulunduğu bölgesel bir istikrar ekseni önerisiyle ve coğrafyanın sunduğu imkânın kendiliğinden siyasî kazanca dönüşmediği tespitiyle kapanıyor: fırsatın değerlendirilmesinin vizyon, siyasî irade, planlama ve kurumsal kapasite gerektirdiği vurgulanıyor.
Makalenin devamı için PDF’e gözatabilirsiniz.