Yemen’de Yeni Dönem: Husi-Suudi Gerilimi, Mekke Anlaşması ve Bölgesel Güvenlik
Bu yazı, Eylül 2026’da yeniden tırmanan Yemen krizini üç eksende ele alıyor: Husi-Suudi çatışmasının geldiği aşama, Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın bu kriz karşısındaki işlevi ve Türkiye’nin izlediği denge politikası. Yazının temel savı, anlaşmanın otomatik bir savaş mekanizması olarak değil, caydırıcılık ve koordinasyon çerçevesi olarak okunması gerektiğidir. Metin, taraflardan birine yöneltilecek silahlı saldırıyı hepsine yapılmış sayan hükmün, bu yükümlülüğün hangi askerî araçlarla yerine getirileceği konusunda otomatik bir senaryo dayatmadığını vurguluyor. On iki yıllık kriz, 2014’te Husilerin Sana’yı ele geçirmesiyle başlayıp Mart 2015’te Suudi Arabistan öncülüğündeki koalisyonun askerî müdahalesiyle uluslararası bir boyut kazandı. 2022’de Birleşmiş Milletler gözetiminde sağlanan ateşkes ve 2023’te Çin arabuluculuğuyla gerçekleşen İran-Suudi normalleşmesi çatışmanın şiddetini geçici olarak azalttı; fakat kök sorunlar çözülemediği için ortaya kırılgan bir donmuş çatışma tablosu çıktı. 2026’nın ikinci yarısında bu kırılgan denge bozuldu. Suudi Arabistan anakarasına yönelen füze ve insansız hava aracı saldırıları yoğunlaşırken Husiler, Kızıldeniz kıyısında Bab el-Mendeb Boğazı’na yaklaşan bir konum elde etti; böylece kriz, sınır güvenliği meselesi olmaktan çıkıp küresel ticareti ve enerji arz güvenliğini ilgilendiren bir başlığa dönüştü. Yazı, bu tırmanışın Mekke Anlaşması açısından ilk gerçek stres testi olduğunu savunuyor ve anlaşmanın kâğıt üstündeki bir niyet beyanından somut uygulama mekanizmalarına geçtiğini gösteren gelişmeleri aktarıyor. Türkiye açısından iki hedefin birlikte gözetildiği belirtiliyor: Suudi Arabistan’ın güvenliğine caydırıcı düzeyde katkı sunmak ve uzun soluklu bir çatışmanın içine çekilmemek. Yazı, krizin bir mezhep çatışmasına evrilmesinin önlenmesini bölgesel istikrarın temel şartı sayarak cepheye asker sürmek yerine hava savunması, erken uyarı ve altyapı güvenliği üzerine kurulu bir caydırıcılık mimarisi öneriyor. Somut öneriler dört başlıkta toplanıyor: saldırı ve misilleme döngüsünün kontrollü kriz yönetimiyle durdurulması, Umman’ın arabuluculuk rolünün yeniden etkinleştirilmesi, İran’ın tırmandırıcı hamlelerden kaçınmasının sağlanması ve savaş ihtimalini ortadan kaldıracak bir caydırıcılık kapasitesinin inşası. Yazı, Suudi Arabistan’ın hava ve füze savunmasının tahkim edilmesini, erken uyarı istihbaratının paylaşılmasını ve kritik enerji altyapılarının korunmasını, doğrudan askerî müdahaleye kıyasla çok daha düşük tırmanma riski taşıyan seçenekler olarak değerlendiriyor.
İki Partili Sisteme Geçiş Temrinleri
GENAR Türkiye Raporu’nun “Siyaset” bölümü, Türkiye’nin başkanlık sistemine geçiş sonrası siyasal yapısındaki dönüşümü incelemektedir. Başkanlık sisteminin benimsenmesiyle birlikte parlamenter sistemin geleneksel yapısındaki kurumsal değişiklikler belirginleşmiş, yürütme gücünün Cumhurbaşkanlığı makamında toplanmasıyla parti genel merkezleri ve parlamentonun etkisi azalmıştır. Bu süreç, Türkiye’de siyasal rekabetin giderek iki kutuplu bir yapıya dönüşmesine yol açmıştır. Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) ile Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) arasındaki rekabet, ülke gündemindeki önemli meselelerin belirleyicisi hâline gelirken küçük partilerin siyasetteki etkinliği sınırlı kalmıştır.
Makale, özellikle Türkiye’deki terörle mücadele sürecini, Kürt meselesi ve toplumsal çözüm önerilerini ele alarak toplumsal düzeyde iki partili bir sistemin nasıl şekillendiğini tartışmaktadır. Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) ve AK Parti’nin, terör örgütü PKK ile müzakere sürecini değerlendirmeleri ve CHP’nin bu süreçteki belirsiz tutumu, siyasî gündemdeki önemli kırılmaları ortaya koymaktadır. Ayrıca DEM Parti’nin PKK vesayetinden arınarak Türkiye’nin demokratik sistemine entegre olma yolunda attığı adımlar, siyasal çoğulculuğun güçlenmesi açısından kritik bir öneme sahiptir.
Makale, Türkiye’deki iki partili sistemin güç kazanmasını, toplumsal normlarla ilişkilendirerek analiz etmektedir. İçinde bulunulan dönemde Türkiye’nin siyasal yapısı, toplumsal çözüm ve diyalog temelli yaklaşımlar üzerinden şekillenmeye başlamıştır. Ayrıca Türkiye’nin uluslararası konumunun, son yıllarda güvenlik odaklı ulus–devlet anlayışıyla güçlendiği vurgulanmaktadır. Bu dönüşüm hem iç politikada hem de dış ilişkilerde yeni fırsatlar yaratmaktadır.
Platformumuzdaki kullanıcı deneyimini iyileştirmek için çerezler kullanıyoruz. Detaylı bilgiye Çerez Politikası dokümanımızdan erişebilirsiniz.