Alla Turca Türkiye’nin Seçkin Sınıfı Bürokrasi
Türkiye’de bürokratik seçkinlerin tarihsel kökenleri ve siyasal sistem içindeki belirleyici rolleri, Batı Avrupa’daki devletleşme süreçleriyle karşılaştırmalı bir perspektiften ele alınmaktadır. Batıda modern devletin ortaya çıkışı, feodal geçmiş, güçlü şehirler, aristokrasi, burjuvazi ve emekçi sınıflar arasındaki çok katmanlı çekişme ve uzlaşı süreçleriyle şekillenmişti. Bu dinamikler, çevre güçlerinin aşamalı olarak kurumsal tanınırlık kazandığı merkezi ama çoğulcu siyasal sistemlerin gelişmesini sağladı.
Buna karşılık Osmanlı sosyal ve siyasal düzeni, esas olarak patrimonyal bir niteliğe sahipti. Güçlü bir feodal aristokrasinin ve özerk bir kentsel burjuvazinin yokluğu, iktidarın askerî-bürokratik bir seçkinler sınıfının elinde yoğunlaşmasına yol açtı. Bu seçkin sınıf hem siyasal otoriteyi hem de iktisadi hayatı biçimlendirdi, bürokrasiyi toplumsal hareketliliğin başlıca kanalı hâline getirdi. Bu sistemin mirası Cumhuriyet dönemine taşınacak, Türkiye’nin sosyal ve siyasal gelişiminde sivil ve askerî bürokratik seçkinlerin merkezi rolü pekişecekti.
Makalede Fransız Devrimi, modern devlet merkezileşmesini anlamada temel bir referans noktası olarak ele alınmaktadır. Alexis de Tocqueville, Edmund Burke ve Karl Marx’ın yorumlarından hareketle Fransız Devrimi, yalnızca bir siyasal kopuş olarak değil eşitlikçi dürtülerin toplumsal alandan siyasal alana aktarıldığı derin bir toplumsal ve düşünsel dönüşüm olarak değerlendirilmektedir. Sonraki devrimler için bir prototip niteliği taşıyan Fransız deneyimi, Türk Cumhuriyetçi dönüşümünün karşılaştırmalı biçimde analiz edilmesine imkân sunmaktadır. Bu bağlamda Cumhuriyet seçkinlerinin Osmanlı geçmişine yönelik “redd-i miras” yaklaşımı, Türkiye’nin modernleşme söyleminin kurucu unsurlarından biri olarak incelenmektedir.
Bununla birlikte modern Türk devletinin oluşumunun Cumhuriyet dönemiyle sınırlı olmadığı ortaya konulmaktadır. İdari merkezileşme ve sekülerleşme süreçleri, III. Selim’in reformlarına kadar geri götürülebilmektedir. Cumhuriyet rejimi, bürokratik merkezileşmeyi daha da yoğunlaştırmış, çevresel toplumsal güçlerle ilişkisini ise çoğu zaman çatışmacı bir çerçevede kurgulamıştır. İstiklal Mahkemeleri gibi kurumlar, yeni siyasal düzenin tesisinde başvurulan otoriter mekanizmaların somut örneklerini oluşturmaktadır.
Sonuç olarak Türkiye’nin, bir yanda Kemalist seçkinlerin biçimci ve otoriter modernleşme anlayışı, diğer yanda milliyetçi-muhafazakâr seçkinlerin ikili (dualist) medenîyet tahayyülü arasında sıkışmış bir görünüm sergilediği ileri sürülmektedir. Bu ikilem, bürokrasi–siyaset ilişkisinin Türkiye’nin siyasal sisteminde merkezi bir sorun olarak varlığını sürdürmesine eşlik etmektedir.
Metin, uluslararası hukuktaki tanımıyla soykırım kavramının Gazze’deki süreçle örtüştüğünü savunmakta ve bu süreci, dini metinlerin tarihsel ve ideolojik sapmalarla birleşmiş bir yorumunun sonucu olarak konumlandırmaktadır. Gazze saldırıları, Harari’nin “küresel imparatorluk” ve Homo Sapiens’in işlevsizleşmesi yönündeki öngörüleriyle ilişkilendirilerek, yaşananların insan türünün geleceğine dair daha geniş bir tehdidin işaretleri olduğu iddia edilmektedir. Ayrıca Gazze’deki yıkımın küresel ölçekte yeni bir ahlâkî duyarlılık ve toplumsal hareketlilik oluşturduğu vurgulanmaktadır. Son olarak, metin Batı ile kurulan tarihsel ilişkinin paradoksal niteliğini tartışarak, bu ilişkinin modern siyasal gerçeklik üzerindeki belirleyici rolüne dikkat çekmektedir.
İki Partili Sisteme Geçiş Temrinleri
GENAR Türkiye Raporu’nun “Siyaset” bölümü, Türkiye’nin başkanlık sistemine geçiş sonrası siyasal yapısındaki dönüşümü incelemektedir. Başkanlık sisteminin benimsenmesiyle birlikte parlamenter sistemin geleneksel yapısındaki kurumsal değişiklikler belirginleşmiş, yürütme gücünün Cumhurbaşkanlığı makamında toplanmasıyla parti genel merkezleri ve parlamentonun etkisi azalmıştır. Bu süreç, Türkiye’de siyasal rekabetin giderek iki kutuplu bir yapıya dönüşmesine yol açmıştır. Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) ile Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) arasındaki rekabet, ülke gündemindeki önemli meselelerin belirleyicisi hâline gelirken küçük partilerin siyasetteki etkinliği sınırlı kalmıştır.
Makale, özellikle Türkiye’deki terörle mücadele sürecini, Kürt meselesi ve toplumsal çözüm önerilerini ele alarak toplumsal düzeyde iki partili bir sistemin nasıl şekillendiğini tartışmaktadır. Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) ve AK Parti’nin, terör örgütü PKK ile müzakere sürecini değerlendirmeleri ve CHP’nin bu süreçteki belirsiz tutumu, siyasî gündemdeki önemli kırılmaları ortaya koymaktadır. Ayrıca DEM Parti’nin PKK vesayetinden arınarak Türkiye’nin demokratik sistemine entegre olma yolunda attığı adımlar, siyasal çoğulculuğun güçlenmesi açısından kritik bir öneme sahiptir.
Makale, Türkiye’deki iki partili sistemin güç kazanmasını, toplumsal normlarla ilişkilendirerek analiz etmektedir. İçinde bulunulan dönemde Türkiye’nin siyasal yapısı, toplumsal çözüm ve diyalog temelli yaklaşımlar üzerinden şekillenmeye başlamıştır. Ayrıca Türkiye’nin uluslararası konumunun, son yıllarda güvenlik odaklı ulus–devlet anlayışıyla güçlendiği vurgulanmaktadır. Bu dönüşüm hem iç politikada hem de dış ilişkilerde yeni fırsatlar yaratmaktadır.
Platformumuzdaki kullanıcı deneyimini iyileştirmek için çerezler kullanıyoruz. Detaylı bilgiye Çerez Politikası dokümanımızdan erişebilirsiniz.